6/2/2009 ·
Yeraltı Manifestosu
Her şey geçer; toz ve kül kalır geriye. Kan, ter ve gözyaşı ile doğup, sabırla günü birlik ölmek bizimkisi sadece. Arada kalmışlık, aidiyetsizlik, biat ile itaat köprüsünde kılıçtan keskin, kıldan ince zorlu viraj ve yollarda çoğu karavana atışa maruz kalan trafik işareti levhaları gibi delik deşiğiz biz, hatta bu zavallı ve anlamsız eylemin isabet kaydetmeyen her kör kurşunun esaslı hedefiyiz. Kimse bize dikensiz çay bahçesi vaat etmemişti daha en başından, artık talep de etmiyoruz. İlişilmemesi yeterli. Ne hayatlarımızla destanlar yazacağız, ne de yazılı tarihin süprüntü sayfalarında anılacak adımız... Süslü kelimelerimiz ve küçücük dünyalarımız var ve onu idame ettirmenin telaşındayız ez cümle. Öğretilerden ve kurtarıcılardan yorulduk artık, kendi dünyamızın soytarısı olarak devam etmek istiyoruz bundan sonra. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden zayıf not alıyorduk durmadan, Beden Eğitimi halı saha futbol maçlarından ibaret, Fizik, Kimya kafadan ölü doğmuş yabancılık, Matematik kahvehanede çay parası hesabı ve Edebiyat ağdalı geçmiş zaman ülkesi oldu hep bizim için. Ortalamanın altındayız, yer altının izlerini sürüyoruz şimdilerde ve kaçırdık epeydir ipin ucunu.
Varolanı beğenmiyoruz, değiştirmeye ise gücümüz yetmiyor! Üzerimize üzerimize geliyor her şey, en babasından ekonomik kriz çıkıyor bir yerlerde ve fazladan iki dal sigarayı ekmeğimizin üzerine katık ettiğimizde bütçemiz sarsılıyor aniden. Siyasi kast ve ekonomik cenderenin pençesindeyiz ve artık yer altındayız.
Ve bilinmeyen,
Çoğu zaman korkulan ikisi beşi bir araya geldiğinde, fakat sokakta geçip giderken sadece bulanık görüntüler zinciriyiz. Fabrikada işçi, bankada gişe memuru, köşe başlarında gazete bayii, tinerci, serseri, marangoz ve akla gelen binlerce ıvır zıvır muhabbetin kahvehane köşesi müdavimiyiz. Üzerine film çekilmiş siyah araba camından içeri bir türlü sızamayan kalabalık, özel garajlı boğaz manzaralı evlerin "dikkat köpek" var yazısının tek muhatabıyız. Güneydoğu'da dağ başlarında vururlar bizi bazen, Tuzla tersanelerinde ise günaşırı eksiliriz. Ama sayımız çoktur, her eksilenin yerine bir gider beş geliriz. Seçimlerin tüm hesapları bizim üzerimize yapılır yine, kararsızlığımız tutar bazen, bazen bir patatese oyumuzu satarız, biz ne hin oğlu hiniz. Yani “Sizi gidi Sizi!” dendiği kadar varız. Gidinin kimi zaman arkasından geleni, bazen önünde koşanıyız. Ayrı bir evren, farklı bir rüya, hayra yorulmayan düş, bilinmeziz.
"Helk" diye adlandırılırız pazar akşamları, alkışlarız, “Hala bıraktığımız yerde otluyorsunuz..." denir durduk yere, dava açar para kazanırız. Evimizi su basar, malımızı eşkıya çalar, geleceğimizi hükümetler satar, biz her akşam kahvehanede pişpirik oynarız. Çıraklara tokat atar, biraz iyi giyimli ve yüksek perdeden konuşan devlet memurları karşısında hazırola geçeriz. Asıl işimizi ise hiç sormayın, emireriyiz...
Arızalar bizden çıkar, arıza yazıların okuyanıyız biz. "Baltalı İlah" ile kendinden geçmiş bir çocukluk ve Kemalettin Tuğcu ile gözleri dolan annelerle dolu geçmişimiz. Karmakarışığız, dolambaçlıyız, lakin statlarda ses desibelini zorlayan mutlu azınlığız.
Azız!
Kimi zaman içer dağıtırız, kimi zaman kavga eder dağılırız, biz evlenirken bile adam gibi kız istemek yerine, tutar kızı kaçırırız... Toplu taşıma araçları fiyatlarına yapılan zammın ise en esaslı düşmanıyız. İlk sigara zammında sigarayı bırakmaya niyetlenir, bir hafta sonra alt kaliteden bir tanesiyle yola devam ederiz. Yağmur yağar ıslanır, kar yağar üşür, güneş çıkar kavruluruz. Ne siper alırız ne de karşı koyarız. TC kimlik no'muz bile var, muhtardan 2,5 lira karşılığında elimize tutuşturulmuş ikematgah kağıtlarımız. İşlere girer çıkarız yılmadan, durmadan, bıkmadan, usanmadan. SSK primimiz ödeniyorsa eğer bir şekilde, halimize şükrederiz. Cuma ve Bayram namazları bizden sorulur, ayakkabımızı çaldırmadan camiden ayrılırsak şayet o gün, kendimizi bahtlı sayarız. Taksim meydanı 1 Mayıs harici bize hizmet eder mesala, Kadıköy Rıhtım caddesindeki umumi hela çok pahalı diye bir sürü alternatifler ararız. Korsan CD, korsan kitap, korsan bilgisayar programı hastasıyız, hastahanelere 'ne Allah düşürsün ne de onsuz bıraksın' deyince esaslı bir kelam ettiğimizi sanır, bu sözü duyduysak eğer bir başkasından, kederli kederli kafamızı eğeriz.
Dalga dalgayız, her devlet kurumunun kapısında müşteri, her iş kuyruğunun arka sırasındayız. İflah olmayız! Tüm kapılardan kovulur, her bacadan içeri gireriz...
Biz var ya biz, ne kadar da gereksisiz...
Yani benim iki gözüm,
Baba Zula'nın o muhteşem şarkısında söylediği gibi; "Babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz!”
6/2/2009 ·
"Adamım, bu küçük işlere ben bakarım..."
Ezginin Günlüğü
Çınar Kıraathanesi
Mahallenin meydana açıldığı yol üzerindeydi Kürt Durmuş'un kahvehanesi. Israrla maçları televizyonda yayınlayacak düzeneği kurdurmamıştı, haftasonu radyonun sesini açarak avutuyordu milleti ama at yarışı yayını akşam itibariyle ekranda yerini alıyordu çok şükür. Sekiz on masa içeride, dört beş masa da kapı önündeki küçücük avluda yer alırdı ve haftasonları oturacak masayı geçtim sandalye bile bulunmazdı mekanda. Önceleri boya sandığıyla kahveye takılıp arada kendini sevdiren ve herkese kabul ettiren Selami, daha sonra kadrolu eleman olup çıraklığa terfi ettiğinden beri kahveyi üç kişi çekip çevirmekteydi. Ocakcı Narkoz Nuri hemen hemen hiç konuşmamasıyla meşhurdu ama akşam olup da içmeye başladığı zaman da durmak nedir bilmezdi. Üstüne kafası iyice demini aldığında, dediklerine göre güzelde cümbüş çalardı. Düğünlere falan gittiği de olurdu ara sıra ortacı Çingene Ekrem'in bulduğu darbukacı tayfasıyla birlikte. Yalnız çalarken kafasını hafif yukarı kaldırır ve öyle put gibi kalıp bakar dururmuş uzaklara, Ekrem anlattı geçenlerde. O sırada Durmuş abimizin mekanda olmamasından dolayı henüz yeni yıkanmış bir çay bardağının Ekrem'i hedeflediğini ama zaten ezelden buna alışık ve hazır esmer ortacımızın bir vücut çalımıyla kendini koruduğunu ve bardağın duvara çarparak paramparça olduğunu da söylemekte fayda var. Selami ortalığı süpürürken, Ekrem hem kahvehanenin ortasında yer alan kolonu ocakla arasına siper edip hem de hala gülerek " Herkesin aradığı yeri bulmuş abiler, ondan bakıyor oraya..." deyişini de eklemeden hikayemiz demini almayacak elbette...
Her kahvehanenin iki tür müşterisi vardır, müdavimler ve yoldan geçenler. Elbette müdavimlerin çayı en taze tarafından gelir.
Çingene Ekrem bardakları teker teker dağıtır ama masayı da gözden geçirmeyi ihmal etmez. "Lan Selami! Küllükleri niye boşaltmıyon köpoğlu, şımardın iyicene..." Selami diğer tarafta ama sesle birlikte hareketleri hızlanıyor. Yanaşmamaya dikkat ediyor Ekrem'e, çünkü köteği yemek işten değil o sıra. Ekrem masadan ayrılır ayrılmaz küllükleri değiştiriyor. Ekrem kahvehanenin herşeyi. Hesaplar onda toplanıyor, Durmuş abi göz açtırmıyor hiç, üstelik Nuri'ye marka saydırıyor ama yine de " Adamını bulsam bir gün tutmam buralarda, çalıyor şerefsiz..." demekten kendini alamıyor çok yakın sohbet ortamlarında. Ekrem çok sıkı da kavga ediyor, hani ilk başta çelimsiz vücuduna bakıp da gözüne kestirenin kavga sonrasında anası epeyce bir ağlayacağı garanti neredeyse. Kıl olduğu müşterilere dakka başı çay dayaması ise diğer marifetlerinden...
İçeri girdiğimde iki masa doluydu sadece, şu ara boşgezer tayfasından Şeref ile Hasan'ın masasına selam vererek dümeni kırıyorum hemen. Daha yanlarına oturur oturmaz, Hasan kağıttan kafasını bile kaldırmadan sesleniyor.
"Lan Çingen çay ver Selim abine..."
"Çingene demeyecen oğlum, roman, roman..." karşılanıyor seslenişi diğer taraftan.
Şeref atılıyor bu sefer,
"Roman oldun da ..tün göğe mi erdi .ezevenk, bir çay da bana getir."
Selami'yi ekmek arası köfteye gönderip oyuna göz atıyorum. Çayları getiriyor Ekrem, servisi bitirir bitirmez, Hasan'ın sağ tarafında masada bıraktığı sigaraya uzanıp bir tane çekerek,
"Çek oradan bir keriz sigarası"
diyerek dudağına iliştiriyor, Hasan sesini çıkarmıyor. Bizimki ardından çakmağa uzanıp,
"Yakalım enayi ateşiyle..." diye yapıştırıyor bu sefer.
Güle oynaya devam ediyorlar oyuna, yabancı yok masada. Köftenin damlayan yağı pantolonuma düşüyor o sıra, peçeteyle siliyorum hemen...
Hacı ile Recep ortaklığının durumu iyi değil kağıt oyununda. El ha bitti ha bitecek ve çaydan midesi burulan işsizler tayfasının cepleri de düzülecek az sonra. Masaya kağıtlar atılırken parmakların hemen üstündeki kemik aksamını da kadife çuhaya geçirmek adettendir nasılsa, sertliği ve sesinin şiddeti ise oyunun heyecan katsayısını belirler. Ben gazeteye yumulmuşum ama televizyonda üçüncü ayağın koşulacağı anonsu yapılınca Hacı'nın sözleriyle birlikte diğerleri gibi ben de televizyona bakıyorum.
"Çok sıkı tüyo aldım oğlum, bildiğin gibi değil, bu altılıda üç tekin garantisi var..."
Bu arada oyunu yavaşlatıyor.
"Tabelayı da bulduk mu, paraları cepte bilin, son ayağa on at yazmışım, kaçarı yok..."
Recep yüzünü buruşturdu,
"Tuttursan iyi olur Hacı, parti bizde kalırsa sonrasında sigaraya ayıracak para kalmıyor."
Artık iki kumar birden dönüyor masada. Biz de heyecanlanıyoruz ufaktan ufaktan. Nereden bulunur bu tüyo birader? O kadar sağlam madem, kaynağı neden bu işten para tutma yoluna gitmez de sağa sola dağıtır? At yarışının garantisi olur mu? Bu vatan sana kalır mı? türünden sorular başımı ağrıtırken dilime kilit vurup hiçbir şey demiyorum orta yere. Oyun tahmin edildiği gibi Hacı Recep ikilisine kalıyor ve artık son sürat devam eden yarışa dijital takılıyoruz hep beraber.
Recep basıyor gaza,
"Yürü be oğlum, kim tutar seni be..."
Hacı dünden razı,
"Hey Yaradan'a kurban olduğumun beygiri, rüzgar gibi mübarek!"
Derken kimsenin tutamadığı, rüzgar gibi, Yaradan'ına kurban olunan beygir birinci geliyor. Üçte üç. Kupona göz atıyorum, biri tüyolu, tek geçilmiş, diğerine üç at yazılmış, son ayağa ise harbiden on at döşenilmiş, üç teke rağmen yine de iyi para yatırmışlar, hele bu yoklukta.
Az sonra ne kadar para alacaklarını hesaplayacaklar birinci gelen atların ganyanlarına bakıp ve muhtemelen gerçekten bir kaç kat daha fazla bir paranın hayaliyle yanacaklar son yarış bitene kadar, ama şimdi ikisini üst üste yapıştırsan sigara alacak paraları yok. Olsun kupon cepte ve umutları var. Recep ile Hacı ben bildim bileli beraber takılırlar ve neredeyse yatakları hariç her yere birlikte giderler. Şu ana kadar ikisinin birden aynı zamanlarda işte çalıştığı görülmemiştir, ama asla vazgeçmezler, sürekli işlere girer çıkarlar...
Hesabı ödüyorlar, Ekrem müesseseden beş çay daha getiriyor masaya, müdavimlerin bir ayrıcalığı da parti sonrası bedeva çaydır yaz bunu da bir yere. Hadi rastgele...
Mafyasal hareketler bunlar Mayk!
Hacı ile Recep hesabı ödeyip kalktılar masadan. Şeref çayını yudumlayarak bana döndü.
"Usta, ne oldu senin iş meselesi?"
Beklemiyordum hiç, huzursuzlandım,
"Aynı terane, başvuru formunu doldurduk, mülakata aldılar bir yarım saat kadar, sonra biz sizi ararız muhabbetine sardı iş..."
Hasan'ın gözü hala televizyonda, bir yandan üst dudaklarını kemiriyor, düşünceli,
"Selim abi, akşam kapanışa yakın kaveye gelsene, ufak yollu bir işimiz var senle."
"Hayırdır?"
"Biz de şer ne arar abi, sen gel hele..."
"Bakarız!" dedim yine de temkini elden bırakmadan.
Bu sefer bana döndü,
"Abi sallama öyle bakarız felan, aleme akacağız bu gece, kıyısından tutun sen de, fena mı olur?"
Alemlerin Rabbi'ne şükürler olsun alemlere akmışlığım yoktur şimdiye kadar ama Hasan'ı tanırım. Zarar gelmeyeceğini de bilirim. Ediyorsa bir kelam, arkasında kesinlikle benim adıma yaptığı bir hesabı vardır. Kalkıp eve gidiyorum...
...
Gece yarısına çeyrek kala geliyorum kahvehaneye. Nuri yükünü almış epeyce, az sonra bodruma inip tek kişilik yatağına gömülüp, ertesi güne bırakacak kendini. Sadece içerek anlam bulan bir hayat, içmeyenlerce anlaşılamaz ve anlaşılmayan bir hayat çelişkilerin çocuğudur bir çoğuna göre. Asla değildir! Her hayatın kendi hikayesinin sesi vardır, sadece frekansları farklıdır, sen duyarsın, öbürüne kapı gıcırtısı gibi gelir, bir diğeri hayatının ritmini bu müzikte yakalar, öbürü yanından yöresinden bile geçmez. Hayat sadece bundan ibarettir vesaire, vesaire. Sanat yoktur, sanat aşkı, aşağılık hayata duyulan nefretin burnu havada kılıksız soytarılığından ibarettir. Oysa herşey Nuri ile başlar, Nuri yetmiş milyon yitirilmişliğin alkol alan tek kazananıdır bu gece ve o tüm gün haram yemeden, eşek yükü kadar ağır bir işte çalışıp yatağının yolunu tutan tek adamdır. Ve hayat adına türetilen herşey hayatın karşısında ezik ve tutuktur. Elbette diğer hayatları yargılayanlar kendi hayatlarının köleleri olduğunun farkına varamayanlardır...
Bu tür düşüncelerle tam da felsefenin ebesini ağlatmak üzereyken Durmuş abimiz hesabı kapatıp, hepimize selam vererek dışarı çıktı ve mekanda ben, Hasan ve Ekrem'den başka kimse kalmadı. Ekrem kahveleri getirdiğinde Hasan lafa girmişti bile.
"Hacıların altılısı elinde patlamış yine, tabelada on at yazmış lavuklar, geriye sadece altı at var, şansa altıncı at birinci gelmesin mi? Hırsından kuponu yiyecekti Recep, abi görmeliydin..."
Altılı da beş de kalanlar her daim iki ye tav olanlarca aşağılanırlar, yaz bunu da bir yerlere.
"Hacı'ya söyle de beni bir görsün yarın..." dedim. "Kömür işi var depoda, belki birlikte hallederiz"
"Tamam baba, bakarız..." dedi bu sefer.
"Ben dedim onlara, içki, kadın, kumar bitirir delikanlıyı amma..." Çingene Ekrem bir yandan masaların üzerine sandalyeleri yerleştiriyor diğer yandan bize laf yetiştiriyor.
"Geriye ne kaldı oğlum yav? Ufağı dolaba koydun değil mi sen akşam?" diye karşıladı Hasan.
Demek ki hazırlık yapılmış akşamdan. Ekrem üç çay bardağı, üç su dolu su bardağı, bir ufak şişe Yeni Rakı ve meze niyetine bir avuç çekirdeği masaya getiriyor. Kapı kapalı ve Narkoz Nuri aşağıda uykusunun en karanlık dibine vuralı bir yarım saat kadar olmuş o ara...
...
"Eee Hasan? Nereye gideceğiz bu gece?"
"Bu gece mafyayla takılıyoruz abi..."
Rakıdan sıkı bir yudum aldım, ağzım, burnum, midem, beynim buruştu anında.
"Deme yav..."
"Dedim bile..."
"Eh ulan Hasan, akşam akşam ne hallere koydun bizi, ne işimiz olur oğlum bizim mafyayla mufyayla?"
"Hele bir dinle sen, gelmek istemiyorsan yine gelme be abi..."
Daha lafını bitirmeden cep telefonu çalıyor Hasan'ın, gözlerini kısarak numaraya bakıyor önce, ekranda her ne gördüyse artık bir ağırlık geliyor hareketlerine.
"Buyur Cabir abi?"
Şişe bitti bitecek, Çingen'le geri kalanı aramızda pay ediyoruz ve bardağı kafasına diktiği gibi dükkanı toparlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Hasan, konuştuğu adam her ne diyorsa artık,
"Üç kişiyiz abi... Evet biliyorum orayı... Yarım saate kadar ordayız abi..." diye diye kapatıyor telefonu.
"Çingen oğlum sana da iş çıktı, toparlanda gidelim."
"Ne işiymiş bu şimdi gecenin bu vaktinde?"
"Tahsilat oğlum, Cabir abiyle takılacağız Maltepe'de bir mekana girip çıkacağız sadece..."
Ekrem son sandalyeyi de masa üstüne yerleştirirken kestirip attı.
"Ben gelmiyorum usta, siz bakın dalganıza. Yarın dükkanı erkenden açmam lazım"
"Gidinin tabansızı sen de, iki kuruş ta sen nasiplen diye söyledim oğlum ben sana..." diye kışkırttı Hasan.
"Ya arıza çıkarsa n'olacak? Çoluğum var, çocuğum var, sen mi bakacak onlara?"
"Tamam lan tamam, sana söyleyende kabahat zaten, kapada gidelim artık, yolda seni de eve bırakırız..."
Bardağı dipledim, sıcak bir şey boğazımı yaktı geçti sanki, yüzümü buruşturdum ama renk vermedim, kepenklerin kapanmasına yardım edip dükkanı kapadık. Hasan taksi çevirdi. Ekrem'i eve bırakıp devam ettik biz..
"Baba, sadece görüntü vereceğiz biz, hiç bir şeye karışma, eğer ortalık karışırsa da arkana bile bakmadan kaç..." diyor Hasan arka koltuğa doğru bana dönerek.
"Allah biliyor ya hiç içime sinmiyor benim..."
"Öyle deme Selim abi, ekmeğimize bakalım biz!" "Arka sağlam Cabir ağbide, Diyarbakırlı, lazlarla takılıyor şu ara, dediğim gibi bizimkisi sadece şekil..."
Şoför o ara dikkat kesiliyor, Hasan toparlanıp lafı bağlıyor. İhtiyaten varacağımız yerin bir iki sokak aşağısında iniyoruz taksiden.
Maltepe sahile yakın çorbacının önünde oturup kahve içiyorlar Deli Cabir namlı kabadayı ile yıllardır yanından ayrılmayan, gözünün biri hafif sola kayık baktığı için Şaşı diye çağrılan adamı. Sarma sigara içtiğine göre esrarla da arası iyi abimizin. Daha yanına gelir gelmez haşlıyor Hasan'ı.
"Hani üç kişiydiniz lan?"
"Biri kayış attı son anda abi, ama Selim abi sağolsun kırmadı beni, bizim mahalleden, eli dili sağlam, hemi de üniversiteli..."
Cabir kahveyi höpürdetip dik dik süzüyor beni.
"Makina var mı yanınızda?"
"Sizde vardır diye yanımıza almadık abi..."
Bıyıklarını tek eliyle alttan sıvazlayıp, adamına sesleniyor,
"Şaşı, içeri götürüp kütelendir şunları..."
Çorbacı hemen hemen boş, sarhoşun biri işkembeye yumulmuş sadece. Salonu dikine geçip mutfağa açılan kapıdan yan tarafındaki ardiye benzeri yere giriyoruz. Şaşı, iki tane tabanca çıkartıp mermi olup olmadığını kontrol ettikten sonra elimize tutuşturuyor. Bir süre ne yapacağımı bilemiyorum, sonra Hasan'ın hareketlerini taklit ederek belime yerleştiriyorum.
Şaşı,
"Bişey olacandan değel, ihtiyaten..." diyor sadece.
Dışarı çıkıyoruz. Şaşı boş fincanı alıp içeri götürüyor, Cabir bir sigara daha sarıyor önce. Ardından bana dönerek,
"Otur bakalım aslan..." diyor
Hafiften tersleniyorum,
"Aslan değil, sadece Selim!"
Hiç teklemiyor, hatta gülüyor hafiften,
"La Şaşı duydun mu? Aslan değelmiş, sadece Selim..."
Dalga mı geçiyor, hoşuna gitti de eğleniyor mu, anlayamadım bir türlü. Elini 'herneyse' gibilerinden şöyle bir havada sallayıp, cigaralığı yakıyor.
Hasan'a dönerek anlatmaya başladı.
"Hasan sen evvelinde gidip yer tutacaksın. Bir iki bira iç sadece, ayarını kaçırma sakın. Dükkan karanlık olacak, şarkıcı, dansöz filan, salonu tümüyle gören bir yere otur ve karıya kıza sakın bulaşma, arbede çıkarsa ayakta kimi görüyorsan sık üstüne..."
Hasan başıyla tasdik etti, sağ eliyle de belini yokladı öylesine. Deli Cabir bana döndü bu sefer, gözlerini hafif kısıyor konuşurken, sigarayı daha söndürmeden yenisini sarıyor arada.
"Sen Şaşı abinle takıl, sakın yanından ayrılma, O ne derse o..."
Artık ortaya konuşuyor.
"Heç bişey olacağından değil, temkinli olmakta fayda var diye tüm bunlar. Kurda akıl sabaha gaden gerek. İş bitince Hasan bizden on, on beş dakika sonra dışarı çıkar ve burada görüşürüz, de hade sen get bakem şimdi.."
Hasan fırladığı gibi uzaklaştı, Şaşı bir arabayla yanaştı çorbacının önüne. Cabir abi arkaya oturdu, ben de öne geçtim.
Gece kulubü neon ışıklı ve kallavi ingilizce adıyla türdeşi salaşhanelerin bir üst makamında konumlandırmış kendini. Bu işlerde tarağı olmayanın asla ayak basmayacağı, yeni yetme veletlerin manitalarını getiremeyecekleri bir yer olduğu kapıkulu iki yarmanın giriş bölümünü sağlı sollu tutmalarından belli zaten. Otoparkçı taksiyi teslim alıyor ve üçümüz Deli Cabir önde olmak üzere ilerliyoruz kapıya doğru. Mafyasal hareketler üzerime ağırlık çökertiyor. Bakışlarım daha keskin, kollarım yürürken biraz daha kabarık kalkıp iniyor, ulan yıllardır yerimi arayıp duruyormuşum meğer, aha işte tam da Baba filminden fırlamış beşinci dereceden figüran eskisi gibiyken orta yere bir nara savurayım diyorum içimden zevzeklenerek.
"Selamünaleyküm"
Selam alınıyor, belli ki Cabir buralarda epeyce tanınıyor, eller önde kavuşturulmuş, hoşgeldin abiler falan karşılama sağlam.
"İsmail bizi bekliyordu..." diyor bu sefer,
"Tamam abi, buyur..." diyorlar ama diğer yandan da arama pozisyonu alıyorlar,
"Bekliyor dedik ya aslanım" diyor ve arada kısık gözüyle bana bakmayı da ihmal etmiyor.
Bir müddet ne yapacaklarına karar veremiyorlar, Cabir ikisinin arasından dalıyor içeri, arkasından biz de onu takip ediyoruz. Biraz uzunca holü geçtikten sonra mekan geniş bir salona açılıyor ve ne yalan söyleyeyim içerisi ekşimiş şarap veya sidik meni karışımı bir şeyler kokuyor. Bir garson hemen karşılıyor bizi,
"Beni İsmail'e götür, gençlere de güzel bir masa ayarla..." diyor deli Cabir.
Oturuyoruz...
........
16/9/2008 ·
Herşey bir gazete yazısının altına sert bir yorum yazıp bırakmamla birlikte başladı. Hıyar gibi adımı soyadımı yazmıştım, üstelik e-mail adresim de altında yer alıyordu. Ardından telefonla arandım, bilmem ne cumhuriyet başsavsıcı bilmem kim diye kendini tanıttı hazret. "Yotube'u sen mi kapattın açık açık söyle çabuk..." dedim, "dinle aslanım başını istemediğin kadar ağrıtabilirim, istersen sus da beni dinle" dedi. "Yaw müşterim var beni sonra ara ne..." dediysem de dinletemedim, en sonunda epeyce hatırlı bir müşterim olan kamyoncu Cemal ağabey arzı endam edince dükkandan içeri dayanamadım artık "beni sonra arayın..." diyerek kapadım telefonu suratına. Cemal abi, geldi mi avanesiyle birlikte gelir ve neredeyse bir günde yaptığım cironun dörtte biri kadar işlem hacmiyle kendisi doğal yollardan sponsorumdur. Savcının derdi beni gerdi ama sonrasında, salak kafa en azından ne için aradığını öğreneydin, savunma babından hazırlık yapardın ne diye telefonunu beklemeye koyuldum. Ama sevgili savcım görevini Gebze savcılığına devretmiş meğer ve sevgili Gebze'nin işgüzar savcısı da yememiş, içmemiş, üşenmemiş beni ziyarete gelmiş o dakka. Ben önce çakamadım mevzuyu, belediyeydi, maliyeydi, su, elektrik idaresiydi ne derken feleğim şaşmış bir vaziyette icra mıdır nedir diye kıllanırken, "Kapa dükkanı gidiyoruz..." dedi bu sadece, lan oğlum nereye, "yarına mal alacaz daha onun parasının yarısını bile yapmamışım, iki dakika durun ya da ben en iyisi yarın malı teslim alayım ardından size uğrarım" ne diyorum ya yanında duran iki polis bana şöyle ters ters bakınca, "madem öyle gidelim beyav" diye işi şaklabanlığa vuruyorum. Yolda "Niye kapadın lan sayın savcımın yüzüne telefonu?" diye sormaz mı, "Kamyoncu Cemal abi..." diye daha lafa başlar başlamaz, "Not alın kamyoncu Cemal!" dedi bizim savcı bu sefer. Polislerden biri hemen mavi gömleğinin cebinden bir not defteri çıkardı, gömleğin yan kolundaki küçük cepten de afili bir şekilde kalemini çekti ve "Kamyoncu Cemal" yazdı kağıda. Hemen sustum tabi, adam şimdi tam da teşkilatı kurmuş mallarını teslim edip üç beş arkadaşıyla kafayı güzelleştirip yatacak, bunlar gelecek yanına "kalk gidiyoruz" Doğal olarak soracak, "niye?" "Büfeci senin eşgalini verdi, merkez de anlatırsın derdini" diye apar topar kaldıracaklar sofradan. Yolda bana edip edebileceği küfürleri düşünmek bile istemiyorum diye düşünürken, "aslında Cemal mi Kemal mi emin değilim şimdi" diye kıvırmaya başladım. "Sen değiştirme ilk söylediği doğrudur, nasılsa..." diye devam etti sevgili savcım. İşi biliyordu ama artık konuşmamaya karar verdim ve ne sorduysa kem küm cevaplar vermeye başladım en çok da "bilmiyorum" dedim. Ama içeri girince işin rengi değişmeye başladı. Tam kamyoncu Cemal abiyi de içeriye alıp, aklının yarısı içemediği rakıda kalmış kafasıyla " ittirmeyin ulan" dediği için de az biraz da hırpaladıktan sonra yanıma getirdiklerinde kelepçeli elleriyle yanında ki polislerin arasından sıyrılıp, üzerime hamle yapıp boğazıma sarıldığı ve sıkı bir kafa gömme hareketiyle bana geçireceği anda uyandım...
Sonra bir internet rüya tabircisine e-mail le yaklaşık olarak bunları yazarak gönderdim sabah, "Kıçını ört, gerisine karışma..." diye cevapladı lavuk...
11/8/2008 ·
"La hani yazmayacaktın şiir?"
"Dur baba ürkütme kargaları, onlar şiir değil!"
"Niye yan yana dizilmiyorlar öyleyse?"
"Deneysel yazın türüne merak sardım bugünlerde, hikayelerimin çatısını alt alta sıralıyorum sadece..."
"Ara ara manyak olduğunu düşünmeye başladım senin..."
"Ben de tam sana onu diyecektim!"
Kar yağıyor İnönü'ye
Sırnaşık ve sırıtkan
Ve soğuk
Ve ölümcül
Gebze gibi biraz
Kişiliksiz, ince ve göründüğünden kötü
Çamur biraz
Biraz batak
Biraz buz
.rospu Hatçe'nin
Kontörü bitmiş
Cep telefonu yok
Para yok
...ecek adam yok
Sobada odun yok
İnsan daha fazla ne isteyebilir ki Yaratanından
Ben yaratıkların hüzünlü yüzüyüm daha
İnceden inceye ayyaşlığı adımladığım zamanlar
Hayatın borsa endeksinden daha sıkı inişe geçtiği
Ve
Benim artık aldırış edemediğim yıllar
Kar yağar üşürüm
Kedim ölür üşürüm
Hikaye yazar üşürüm
Şarap içer üşürüm
Her tarafım uçurum
Biraz geçmişte kalan tuhaf hatıralara tutunurum
Sonra
Tüm uçurumlarımı ateşe verip ortasında üşürüm
Kar yağıyor İnönüye
Ucuz ve palyaço
Biraz
Acınası
Ve
Kesinlikle
Saçma
| |
|
"Mandalları saklamam, kaybolursa aramam Ben bir roman kızıyım, gacolara yaramam"
Kibariye
Gaco; Çingene olmayan
Kar yağar Kıbrıslı oynar, yetişirken sadece hikayesini dinlemiştir, üniversite okuyan koskoca çocukların kar topu oynadığını ve kızlı erkekli karlarda yuvarlandığını hayal et, bizim gibi kış memleketlerinde doğanlar için anlaşılmaz bir durum. Biz de kış altı ay süren derten ibarettir. O zamanlar bırakın doğalgazı kaloriferin dahi sadece adını duymuşuz. Kalorifer, kim bulmuş bu ismi? Halkın dili annemin sütü kadar yakın, diğerleri tümüyle pastörize, belki sağlıklı, düzene uygun, temiz ama tadı kötü, içimi buruk, çok kurallı, çokdan seçmeli, hepsini geçmeli. Herneyse asıl mevzumuz kar, ben bu karın pek çok çeşidini görmüş biri olarak, Gebze'de ki kadar sırnaşık ve sırıtkan olanına rastlamamışım henüz yolun yarısını deviren hayatımın geri kalanına baktığımda. İyi de amca, kar kardır, insani sıfatlarla betimlemeye ne gerek vardı şimdi dersen, hayır benim güzel kardeşim kar her yerde aynı kar değildir. İstanbulun havası ne kadar .rospuysa buranın karıda o kadar şerefsizdir diyerek bağlarım lafımın ucunu. Yağsam mı yağmasam mı, biraz yağayım ama çok da yağmayayım, ortalığı çamura, batağa bulayayım yeter nasılsa gibisinden kişiliksiz ve kaypak türüdür muhatabımız. Ama soğuk da soğuk hani. Biz dağ adamları soğuğun çocuklarıyız ama denizden gelen türlüsüne pek de alışık değil. Kurban olduğum Allah derimizi üşümesin diye kalınlaştırırken, ciğerlerimizi de nemli soğuğa alıştıramamış yetişkinlik çağlarımızda. Bir keresinde Harem'de sabahtan akşama kadar sahilde bekledim de, ardından sabahtan akşama iki hafta yataklara düşmüşlüğümde var. Herneyse, dükkana fare düşse acından ölür zamanlarımın tam ortasındayım henüz. ..ktimin ticaretini herkes becerebiliyor bir ben ayar edemiyorum, ulan uluslarası iktisat dersinden bile seksenbeşle geçtim ben vakt-i zamanında diyorum, kargalar bile kıçıyla gülüyorlar bana. Tam da hazır, iş yok, güç yok, aşk yok, meşk yok bari şarap içeyim ben modunda ilk yetmişliğin mantarını kıvırırken Hatice damladı dükkana. .rospu Hatçe diye bilinir bizim bu taraflarda, hayatını yazsam roman olur, yazmasam yalan olur...
|
Hatice genellikle çingene çocuklarını kurye olarak kullanır benimle olan alışverişlerinde, sabahtan içmeye başlar ve ne zaman bittiğini ben bilemem, çünkü gece on iki de kapatmam gerekiyordur kanuni olarak. Kendisi bir takım barlara takılarak devam eder, yalnız kış sadece serçelerin nasibini kesmez bu taraflarda, gece hayatının müdavimleri de yara alırlar ara ara. Ama alkol her seferinde alınmaya devam edilir, iş varsa neşeden yoksa dertten içilir. Herneyse, makyajsız, saçı başı dağınık, yeşil bir hırkaya sarılı ve hayret dekoltesiz uzun etekli bir elbiseyle geldi bu sefer. "Selim kontöre ihtiyacım var ama param yok..." diye daldı doğrudan. "Hatçe ben sigara almaya para bulamıyorum, kontörü nereden bulayım?.." diye ilk hamleyi savuşturdum. Laf aramızda bugün itibariyle hala ödenmemiş bir alacağımda mevcut rafa kaldırdığım, ta o zamandan kalma. "Yav iş geldi kapıya dayandı, ben de kontör yok, hay ..." diye başlar başlamaz alışık olduğu tarzda, "Yapma tertip, boşver öyle deme" ne gibisinden kıvranıyorum ben de bir yandan. Aynı yaştayız ama bazen babamdan beş yaş küçük halam gibi görünüyor benim yanımda. Tertip hitabı oradan kalma bir yerde. Tam arkasını dönüp gidiyordu ki, aklına geldi durdu. Biz büfecilerin en sevmediği dayak türü zaten yeterince şişmiş ve ödenmesi riske girmiş hesabın yükseltilme talebidir. "İki tane bira versene sen bana..." En kral müşteri türü de param yok ama kuyruğum dik ayağında olanlardır, ama ben daha toyum o zamanlar anlamlandıramıyorum bunun gibi pek çok şeyi. Darbeyi aldımya anında yere serildim ve iki tane olmasına şükredip poşetledim biraları. "Şu işi bir kotarayım ilk senin borcunu kapatacam meraklanma..." dedi çıktı gitti...
Henüz içemediğim ucuz şaraptan sıkı bir ilk yudum aldım. Üşüme tuttu birden, ilk kedim Feyyaz yeni ölmüştü, iki tane yavru dolanıp duruyordu ortalıkta ve ne mal vardı tezgahta ne de satın alacak müşteri giriyordu dükkana.
Gittiği yere kadar yolu var diyerek bir sigara daha yaktım sonra...
23/7/2008 ·
Sen bunlara şiir mi diyorsun yani?"
"Yok demiyorum da, ortalıkta dönen bir ton .ok püsür arasında kaynar gider diye düşündüydüm..."
"Düşünmesen daha iyi edersin bence..."
"Peki!"
Burnunu çeker durur Komser
Sanki kırk yıldır nezleymiş gibi
Ve
Yaz kış nezlesi hiç geçmezmiş gibi
Nezle olduğunun ilk günü rakıya başlamıştır
O günden beri
Ve Allah'ın her günü şişenin dibini bulamamaktadır
Her sarhoş kadar gevezedir
Her sarhoş gibi yalnız
Muzaffer olduğunu hissetiği yıllardan
Yirmibeş sene uzakta
Ve
Yenilgi
Yimibeş yıldır tekrarlanıp duran
Perçinli
Tescilli
Geberesiye
Hakikatli
Mutlak
Ne çekmekle burnu nezle geçer
Ne içmekle dünya değişir dert biter
Şaire aman vermesin Allah
O herşeyi bilir
Konuşacak adam arar komser
Her seferinde
Yanlış yerde
Yanlış zamanda
Ama
Hiç bıkmaz
Geçmiş zaman dalgalarının yüreği üzerinde bıraktığı tortuların
Üzerinde yürüye yürüye
Ölümüne
Şiirimsileri hikayeye çevirme serisi;
Komser polislikten atılma dolmuş şoförü içici bir ağabeyimiz. Lokantaya takıldıktan iki gün sonra da bana takılmaya başladı. Önce alışveriş sonra fişini alıp giderken ilk zamanlarda, bir de baktık ki muhabbet ilerledikçe "Hava da soğuk Selim kardeş, lokantadan üç köfteyi yirmibeş kuruşa bağladık, iki kasa ayarla da şurada iki rakı yuvarlayalım..." güzelliğine dönüştü mesele. Benim hayatım kaymış o sıralar, polis gelecekmiş, ceza yazacakmış, yazmazsa sakalını alıp gidecekmiş, hatta hızını alamayıp hele bir duble de bana doldur muhterem çok kötü koktu meret burnuma diyecekmiş türünden hiçbir derdim yok çok şükür. Neden yaşıyorum sanki, yaşamamla hayata hiçbir değer katmıyorum, sadece kedilerim var onlara bakıyorum gibi felsefik ve kesinlikle karamsar düşüncelere sahibim o sıralar ne derken Komser olayı abartıp her akşam dükkana takılmaya başladı. On altı yıllık memuriyet ve bir ton hatıra, hangisine yetişeyim de anlatayım ki şimdi ben? Burdur da İbrahim Tatlıses'in polis marifetiyle esrar arattığını mı anlatayım, Erzurum'un Türkiye'nin fuhuş cenneti olduğu iddiasını mı sıralayayım bilmem ki? Gerçek olup olmayacağına dair hiçbir veri yok elimizde, Komser'imin engin tecrübeleri var sadece. Ben alışığım sarhoş muhabbetine, eminim konunun nereden başlayıp nerede biteceğini sadece Cenab-ı Rabbül Alemin'in bilebileceğine. Ama tecrübelerim bana az sonra, bu mevzunun erkek muhabbetinin en gözde konusu çapkınlık maceralarına atlayacağına dair sinyal çakıyor. Komserim ister inanın ister inanmayın kırk yıldır istisnasız hergün rakı içer, çok nadir votka vişne suyu takıldığı da olur ama favori içkisi yetmiş yıllık abide yeni rakıdır. ( Bu arada araya kaynak yapalım, önümüzde ki hafta itibariyle Yeni Rakı ürünü Tekirdağ rakıya zam yapılacaktır muhterem rakısever izleyiciler, banane oğlum, sen düşün onu, ben haftada bir kere ya içerim ya içmem, al koli koli istifle de para kazan dersen de anlayışla karşılarım, ama yapacak herhangi bir şey de yok, günlük mala zor yetişiyorum ben, kaldı ki stoklu çalışayım, herneyse...) Komser başlangıç itibariyle bir otuz beşliği devirir, ama kesmez ikincisini de açar ne derken artık muhabbeti çekilmez bir hal almaya başlar bu arada. Beşinci kez anlattığı bir mevzusunu altıncı kez dillendirmeye başlar ama kendisi farkında değildir. Hatta hikayesinde ki ufak tefek değişimlerin de farkında değildir. Şimdi onları anlatacak değilim, not aldım nasılsa, bir gün hikayelerini Tut Mangava'da gün ışığına çıkartırız nasılsa. Arada bir de burnunu çekmeye başlar. İkinci ufağında dibini bulur gibi olduğunda artık burun çekme hadisesi arada biri bırakıp dakika da bir seansına dönüşür. Son demlere doğru telefon rehberine göz atıp o anki duruma göre aklına geleni aramak faslı başlar. Bu kah kendisini evine bırakabilme ihtimali olan bir arkadaşıdır, yerine göre bir zamanlar takıldığı ayakkabıdır ne derken telefon muhabbeti Turkcell'i ve Karamehmet kodamanını ziyadesiyle memnun edecek gibi yani son kontör tükeninceye kadar devam eder. Ne taksili arkadaş çıkar gelir ne ayakkabı olumlu cevap verir bu süreçte ve benim dükkanı kapatma saatim gelir çatar. En son varsa parası taksi çağırırız, yoksa parası yine bana borçlanır taksi çağırız ve evine doğru yollanır. ( Ayakkabı, dolmuşçu aleminde kendi eşlerinden gayri takıldıkları manita anlamında argo bir tabir. Geçen bir tanesi geldi, iki ekstra iki kutu bira dedi, hayırdır yanında biri mi var dedim, ayakkabı ama yazlık dedi çekip gitti. Hayat acımasız elbette ve ben tam ortasındayım. ) Komser ertesi akşam kontağı kapatır kapatmaz benim yanıma yine damlar ve inanılmazdır, aynı şeyleri aynen kaldığı yerden tekrarlanmak üzere devam ediyordur hala. Komser bugün itibariyle halen aynı vaziyettedir, şimdi dolmuşçuluğu bıraktı uzun yol tır şoförlüğü yapıyor ve hala her gece içiyor ve ben de değil ama başka bir yerde aynı hikayeleri anlatarak hayatına anlam katıyor. Ne yargılarım kimseyi, ne suçlarım, ne de başka bir şey. Hayat herkese farklı roller verir ama şunu biliyorum; içmek hergün yeniden intihar etmektir...
« Önceki ::